Canım Aliye, Ruhum Filiz Kitap Yorumu
Sabahattin Ali
Sabahattin Ali 1907'de günümüzde Bulgaristan sınırlarında bulunan Kırcaali'nin Eğridere köyünde doğmuştur. Kaleme aldığı öykü sayısı daha fazla olsa da romanlarıyla daha fazla ön plana çıkmıştır. İlk hikâye ve şiir denemelerine Balıkesir'de başlamış sonrasında İstanbul'daki edebiyat öğretmeni Ali Canip Yöntem'in yardımıyla ilk kez Akbaba ve Çağlayan dergilerinde şiirleri yayımlanmıştır. Anadolu'daki kısa öğretmenlik döneminden sonra Türkiye tarafından dil eğitimi için Almanya'ya gönderilmiştir. Türkiye'ye geri döndüğünde Almanca öğretmeni olarak çalıştı lakin sonrasında komünizm propagandası yaptığı iddiasıyla tutuklandı, daha sonra Türk devlet yöneticilerini eleştirdiği iddiası ile tekrar tutuklandı. Memurluktan ihraç edildi, Atatürk hakkında yazdığı bir şiir sayesinde yeniden devlet kurumlarında çalışmaya başladı.
![]() |
| Sabahattin Ali |
Eskiden sevdiği Nahit Hanım evlenmiş, Ayşe Hanım evlilik teklifini reddetmişti. Eczacı Salih Başotaç'ın evinde, 1932 yazında İstanbul'da, Aliye Hanım ile tanıştı. Sicili temiz olmadığı için Aliye Hanım'ın ailesi evliliğe başta karşı çıktılar ama Aliye Hanım'ın isteğiyle 16 Mayıs 1935'te, Kadıköy Evlendirme Dairesi'nde nikâhları kıyıldı. Ankara'da düğün yapıp Ulus'a taşındılar. İstanbul'da askerlik yaptığı dönem kızları Filiz doğdu.

Sabahattin Ali ve eşi Aliye Hanım
Hayatının son döneminde Türk milliyetçileri ile tartışmalar yaşadı, bunlar arasından özellikle Turancı Nihal Atsız ile yaşadığı gerilim gittikçe arttı. O sıralar Aziz Nesin'le birlikte çıkardığı Markopaşa dergisindeki siyasi eleştirmeleri yüzünden çeşitli davalarla uğraştı. Hakkındaki davalar aleyhinde seyrederken Türkiye'den ayrılmak ve Bulgaristan sınırını geçmek istedi ama 2 Nisan 1948'de kaçma girişimine rehberlik eden Ali Ertekin tarafından milliyetçi nedenlerle öldürüldü.
Canım Aliye, Ruhum Filiz
Canım Aliye, Ruhum Filiz bir edebi eser değil, direkt olarak Sabahattin Ali'nin mektuplarıdır. Normalde uzatmaktan kaçındığım yazarla ilgili bilgi verdiğim kısmı uzun tutmamın, Aliye Hanım'la evliliği kısmını özellikle eklememin sebebi de bu kitabın Sabahattin Ali tanınmadan anlaşılamayacak olmasıdır. Elbette Sabahattin Ali, mektupları okunarak da tanınabilir lakin cüzi miktarda da olsa hakkında bir şeyler bilip okumak kitabı daha da anlamlandıracaktır.
Sevengül Sönmez'in hazırladığı bu kitapta Sabahattin Ali'nin karısı Aliye'ye ve kızı Filiz'e mektupları derlenmiştir. Usta bir romancı ve öykücü olmanın yanı sıra şiir de yazmış olan edebiyatımızı bu ünlü yüzünü daha önce hiç görmediğimiz bir perspektiften, ailesinin içinden görüyoruz. Kitaplarındaki cümleleri ile gönüllere taht kurmuş Sabahattin Ali, özel hayatında kalemini ailesine duygularını dökmek için kullanıyor, bu sefer cümlelerinin arkasında gözle görülür, elle tutulur bir kaynak oluyor.
Aliye, bana böyle şeyler yazma... Sonra ben sana deli gibi âşık olurum.
Filiz'e olanlar hariç Osmanlıca yazılmış orijinal mektupların fotoğrafların dahil edilmiş oluşu insana cidden de eline Sabahattin Ali'nin elli yıldan önce yazdığı mektupları almış da okuyormuş gibi hissettiriyor. El yazısı Arap harflerini okumakta sorun çekmeyen herkes mektupları orijinalinden okuyup da anlayabilir.
Doğrusu, dünyada rahat yaşamak için aptal olmak lazım. Fakat aptal olmaktansa biraz daha rahatsız yaşamak daha iyidir bence...
Kitabı okurken ve okuduktan sonra bana hissettirdiği düşüncelere değinmek istiyorum birazcık da. Aşk ne güzel, ne hoş şey! Hele ki sevgisini güzelce dile dökmeyi becerebilen birisinden okuyunca insanın aşık olası geliyor. Kitabı başlangıçta sadece duygulanarak, sonrasında göz yaşlarıma hakim olamayarak okudum. Romantik veya duygusal birisi olmasanız bile ustaca kullanılmış kelimeler ve bunların kurgu olmayışı, iki insanın arasındaki mektuplardan oluşu illaki size de dokunacaktır. Ah, o evlenene kadarki çabaları!
Sen en fena resimde bile güzelsin Aliye. Sen her zaman herkesten güzelsin.
Lakin romantik hayallere sahip olup bunlardan hiç çıkmak istemeyenlere asla öneremem bu kitabı. Niye diyecek olursanız cevap hayatın asla o kadar romantik olamayacağındandır. Kelimeleri ince ince seçen Sabahattin Ali'nin mektuplarının evlenince geçirdiği dehşet ani değişim sizi alnınızdan vurulmuşa çevirebilir. Flört döneminin bitişi, evlenip yuvaları birleştirmenin ve bir aile olmanın yükü görünen o ki romantikliğe pek yer tanımıyor. Aşkını anlatan mektuplar, başı ve sonu harici sevgi sözcüğü içermezken bu sefer mektubun içeriği "Şeker yolluyorum, ev kirasını öde, Mart'a kadar İstanbul'dayım" benzeri duygu içermeyen, direkt haber verir ve hatırlatır içeriklere dönüyor. Gözleriniz dolu aşkı anlatan satırlardan bir anda patates soğana geçince insan elbet afallıyor, bi' garip hissediyor.
"Gözlerimi kapadığım zaman senin hayalini görüyorum..." diyorsun. Ah Aliye, ben gözlerim açıkken bile hep sen görüyorum.
Sabahattin Ali'nin de o yürek yakan laflarına rağmen eninde sonunda evin dertleriyle uğraşan, gayet iyi tanıdığımız bir insan figürü oluşu afallatıcı olsa da yine de etkileyici. Süslü satırları ve duygu tasvirleriyle tanıdığımız insanları da bizim sizin gibi kişiler olarak da görmek lazım. İşte o "normal birisi" olduklarını kabulleniş kısmı etkiliyor ya insanı en çok da. İçini bir buruyor ama zaten bildiğin bu şeyi kabulleniyorsun sonrasında.
Biliyor musun, ilk mektuplarımda "Bana böyle şeyler yazma, sonra sana deli gibi âşık olurum," demiştim, oldum işte... Sana bugün çılgın gibi âşığım.
İnsanı en çok etkileyen diğer şeyse kanımca kitabın sonu olur. Bir kurgu olmayışından, insan sonu nerede bilmiyor. Hızlı hızlı çevirdiğin sayfaların bir anda gerisinin olmadığını fark ediyorsun. Nasıl oluyor anlamıyorsun, en son okuduğun sayfaya geri dönüyorsun, Sabahattin Ali'nin kızına yazdığı "Yakında, yollardan kar kalkar kalkmaz gelip seni kucaklayacağım." yazısını okuyorsun ama nafile. Kitabın devamı gelmiyor, mektupların da devamı gelmiyor. Çünkü hayat böyledir işte, hiç olmadık bir yerde, daha gelecekle ilgili hayallerin ve planların, yapacakların varken bitiverir.

Yorumlar
Yorum Gönder